Pamukkale Gezisi


Resimden zaten bariz birşekilde nereyi gezdiğim anlaşılıyor değil mi ? Yinede anlayamayanlar için baştan söyleyeyim. Bu yazıda pamukkaleye nasıl gidilir, pamukkalede ne yapılır, hierapolis nedir, hierapolis hakkında kısa bir tarihceden, yani kısacası pamukkale gezintimizden bahsedeceğim.



Isparta ve Aydından sevgili arkadaşlarım gelince,  zeynep ile beraber misafirlerimizi gezdirmeye karar verdik. Eh Denizli denince de ilk akla gelen Pamukkale Değil midir? Peki Pamukkaleye nasıl gidilir? Pamukkaleye ulaşım çok kolaydır. Denizli otogarının alt katına inmelisiniz, şehir içi otobüsleri oradan kalkıyor. Karahayıt dolmuşunu bulmanız yeterlidir, yaz döneminde 10 dakikda da bir dolmuş gidiyor. Dolmuş ücreti otogardan Pamukkale’ye 3.5 tldir.
Dolmuş sizi 25 dakika sonra pamukkaleye yakın bir yerde bırakacaktır ve böyle bir yoldan 3 dakika kadar yürüdükten sonra pamukkalenin kapısına ulaşıyorsunuz. Müze kartınız var ise zaten kartla girebiliyorsunuz, yoksa da müze kart fiyatı 40 tl (Öğrenciye 20 Tl) ve bu kart size bir yıl boyunca tüm müzelere ücretsiz bir şekilde girmenizi sağlayacaktır. Ayrıca İşbankası Maximum Kartları da müze kartı niyetine kullanabilirsiniz, ben öyle yaptım ve maximum kartım bir ay boyunca müze kartı işlevi görecek .


Pamukkaleye girdiğiniz an başlıyorsunuz zaten yalın ayak yürümeye, bazen kaygan oluyor dikkat edin. Ama sular o kadar güzel hissettiriyor ki, ve yerlerin farklı bir masaj etkisi var resmen insana iyi hissettiriyor. Tabi baya uzun tepeye doğru tırmanmaya başlıyorsunuz adeta. Bikinili almanlardan, elinden fotoğraf makinesini düşürmeyen korelilere kadar, ve bizim gibi öylesine gezmeye gelmiş türkler gibi envai çeşit insana rastlayabilirsiniz ama herkes kendi aleminde zaten. Çok öğle saatlerinde gelmemenizi tavsiye ederim biz 3 gibi gittik ve 3 saat baya gezmemize yetti. Size başka bir tavsiyem de şapkanızı ve gözlüğünüzü unutmayın.


Arada travertenlerin içinde yüzmeye çalışan ufak çocuklar görebilirsiniz. Biz bu tatlı çocuğa denk geldik ve ailesinden izin alarak fotoğrafını çektim. Sanırım en çok bu ufaklık pamukkalenin tadını çıkarıyordu. 



Pamukkalede baya bir yürüdükten ve manzarasının büyüsünün altında kaldıktan sonra artık travertenlerin bittiği müzelerin ve antik kentin başladığı noktaya ulaşıyorsunuz.


Biraz ileride bu havuz var, bu havuza giriş için ayrıca 32 lira ödemeniz gerekiyor. İnsanlar neden çılgın gibi hava 40 dereceyken bu 36 derece sıcaklığındaki havuza girmek istiyor sizce? Çünkü havuzun suyu sıradan su değilmiş. Cildi güzelleştiren, yaraları iyileştirne  çok şifalı bir suda yüzüyor bu insanlar, kimisi de afroditin güzelleşmek için sürekli yüzdüğü havuz olduğundan bahsetmiştir.


Sıradaki durağımız ise insana “bunları nasıl yapmışlar ya” dedirten hierapolis antik kent. UNESCO dünya mirasları listesinde yer alan bu kent antik çağlardan günümüze ulaşan en çarpıcı merkezlerden biri olma özelliği taşıyor. Hala bazı yerlerde kazılar devam ediyor ve yeni yeni bulgular elde ediliyor. Kesin bilgiler olmamakla beraber bir frigya kenti olduğu düşünülen hierapolisin isminin de Berrgama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera dan geldiği sanılmaktadır. Deprem kuşağı üzerinde de olduğu için günümüze ancak bu şekilde gelebilmeyi başarmıştır bu kent. Bu şehrin çok farklı özellikleri var ama, yolcuların yıkanarak şehre girmeleri için şehrin dışına bir hamam kurulmuş ,ve ayrıca 9.500 kişi kapasiteli bir tiyatros vardır. İnsanın aklı almıyor aslında. 95.000 100.000 kişinin burada yaşadığı var sayılmaktadır.


Biz Pamukkalede ve Hierapoliste çok eğlendik. Müzeleri ayrı bir güzeldi, bizim gittiğimizde hava da çok güzel esiyordu o yüzen gezmesi rahat oldu. Aşağıdaki güney kapısından girince kuzey kapısından çıktık ve hemen yol kenarında yine dolmuş bekledik. 5 dk sürmedi beklememiz yani ulaşım hiç sıkıntı değil. Yalnız dikkat edin kuzey kapısından çıkınca dolmuş ücreti 4 tl oluyor çünkü gerçekten çok uzakmış fark etmeden baya yürümüşüz.


Pamukkaleye nasıl gidilir, pamukkalede ve hierapoliste nasıl gezilir, neler vardır bunlardan kısaca bahsetmek istedim size sadece, umarım kendinizin gezip görme fırsatınız olur. Biz gerçekten çok eğlendik!

Sesimi duyurabilmeyi dilerdim.


İsyan etmiyorum, ben isyan etmem ki , bilmem isyan etmeyi. Tek bildiğim üç gündür sol tarafımda yattığım, sol kalçamın kırık, sağ bacağımın çıkık olması ve çok canımın yanıyor olması. Sadece yatmak nasıl bir duygu bilir misiniz? Üç gündür sadece yatıyorum, ayağa kalkmak istesem de kalkamıyorum çünkü bacağım tutmuyor canım yanıyor, tuvaletimi yapmak gibi basit bir ihtiyacımı karşılamak o kadar yoruyor ve canımı yakıyor ki. Acı çekmeden tuvalete çıkabildiğinize, ayakta durabildiğinize ve yemek yemek için başkalarına muhtaç olmadığınıza şükretmelisiniz bence. Ama etmiyorsunuz değil mi? Çünkü her zaman gözünüz başka şeylerde, asla kıymetini bilemiyoruz sahip olduklarımızın değil mi? Yürümeyi özledim, kimseye muhtaç olmadan ayağa kalkmayı özledim.

Peki bu hale nasıl mı geldim? Yaz sıcağından bütün gün uyuyorum , o kadar yoruyor ki sıcaklar beni, en güzeli uyumak geliyor bana, haliyle geceleri uyku tutmuyor beni. Evdekiler ne kadar evden çıkmamamı istese de canım sıkılıyor geceleri, dolaşmaya çıkıyorum ben de, bazen arkadaşlarımla, bazen ise gecenin karanlığında dünyayı tek başıma keşfediyorum işte. O gece yanımda birisi var mıydı hatırlamıyorum, ama yollar tenhaydı, araba yoktu hiç, tenha olmasa araba olsa o kadar uzaklara gitmem ben korkarım çünkü arabalardan. İlk defa bu kadar uzaklara gittim, çok eğlendiğim de yalan değil. Ama artık eve dönmek istedim , içim sıkıldı bilmiyorum, saat de iki buçuk civarıydı zaten evdekiler merak etmiştir beni bir görüneyim en azından sonra tekrar çıkarım diye düşündüm. Zaten alışkınlar benim öyle görünüp tekrar gezmeye çıkmama. Yolun karşı tarafına geçiyordum ama birdenbire arkamdan beni bir şey vurdu, fırladım yanağımı kaldırım taşına çarptım. Tek hissettiğim feci bir acı. Bakamadım bile bana neyin çarptığını, zaten vurdu geçti bakmadı bile arkasına...

Saat gece iki buçuk, ben yol kenarındayım, sağ dişlerim kırıldı, o önemli değil de, bacaklarım tutmuyor ayağa kalkamıyorum. Kimse yok, tek başımayım. Saatler geçiyor ama kimse gelmiyor yardımıma, hala ayağa kalkamıyorum yol kenarında yatıyorum sabah oldu yanımdan arabalar geçiyor beni çiğneyecek diye korkuyorum ayağa kalkmaya çalışıyorum kalkamıyorum, yoldan gelen geçenler beni görüyor ama kimse yardım etmiyorum ben acı içinde kıvranmaya devam ediyorum.
Gözümü açtığımda oraya nasıl geldim bilmiyorum ama yol kenarında değilim en azından artık, kaldırımdaki bir ağacın altındayım. Birisi bana yardım mı etti yoksa kendim sürüklenerek mi oraya geldim bilmiyorum ama saatler geçti neredeyse akşam oldu, geceden beri yatıyorum kimse yardım etmiyor bana. Son gücümle ayağa kalkmaya çalışıyorum kalkamıyorum, bir ses duyuyorum “Ne oldu sana kim yaptı bunu?” diye ağlamaklı telaşlı bir ses, başımı bir kaldırdım evden biri. Cevap verdim ona beni lütfen götür burada bütün gün sıcakta acıktım susadım canım yanıyor, yanımdan geçip gidiyorlar korkuyorum dedim, beni anlayıp anlamadığını bilmiyorum ama hemen kucağına aldı ağlayarak. Bilmiyordu ki canımı yaktığını direndim canım yanıyor dedim anlamadı , dikkatli olmaya çalışıyor ama bir an önce de eve götürmek istiyor beni, baktım evin yolundayız artık direnmedim eve geleyim de canım yansın varsın.

Evde hemen yatırdılar beni, annem beni Aylin'in kucağında görünce hemen koştu Aylin'in arkasından.Sonra Merve geldi , ağladı Merve ne olmuş sana diye. Aylin beni gördüğünden beri ağlıyordu zaten. Bu kadar mı kötü görünüyordum bilmiyorum, ben de onlarla beraber ağladım canım yanıyor diye inledim defalarca . Annem ağzıma zorla su dökmeye çalışıyor ama dilim damağım o kadar kurudu ki artık yutkunamıyordum. Parmağıyla ağzımı damağımı biraz ıslattıktan sonra içmeye başladım. Şükrettim sonunda su vardı , yazın en sıcak gününde bütün gün asfaltın sıcağında yatmak beni çok yormuştu. Ama sonunda evdeydim ya, artık beni koruyacaklarını benim için ellerinden geleni yapacaklarını biliyordum.

Ertesi gün şehir merkezine götürdüler beni hastahaneye. Röntgen çekildi, canım yandı iğne vuruldum belki iç kanamam vardır diye. Ama Aylin ve annem yanımda olduğundan güvendim ve ses çıkarmadım. Röntgen sonuçları pek iç acıcı değildi. Sol kalçam kırık, sağ bacağım çıkıktı. Bu kırık zamanla iyileşirmiş de, çıkık için cerrahi müdahale lazım. Onu da anca Aydın, Afyon gibi cerrahilerde yapabiliyorlarmış. Bir de 1.500 Lira ameliyat ücreti istiyorlarmış. Ama ben kediyim, benim param yok ki? Benim verebileceğim tek şey biraz mutluluk, bazen sakar hareketlerimle güldürürüm, bazen gelir sırnaşır mayışırım, hayatınıza neşe katarım beni severseniz ben de sizi severim, kıymetinizi bilirim, verebileceğim tek şey bu. Benim can’ım hem bu kadar pahalı hem de bu kadar ucuz muymuş yani siz insanlar için?
Şu an kritik 72 saati geçtim, eğer iç kanamam durmamış olsaydı size bu yaşadıklarımı anlatıyor olamazdım. Bu arada bana çarpanlar da 16-17 yaşında meyhaneden çıkan yeni yetişen kendini erkekten sayan çoluk çocukmuş. Aylin’in kuzeninin arkadaşları geçen gün anlatmış da kediye çarptıklarını, oradan biliyoruz yani.

Siz beni konuşamıyor diye canım yanmıyor sanmayın. Bakın benim hayatım mahvoldu, ameliyat parası ödeyemeyeceğim için hayatımın sonuna kadar çıkık bir ayakla yaşamak zorunda kalacağım, ne zaman ayağa kalkmak istesem canım yanacak, çok titiz bir hayvan olduğumdan yattığım yere tuvaletimi yapamıyorum, ayağa her kalkmaya çalıştığımda geri düşünüyorum sahiplerim benim halimi gördükçe onların da içi gidiyor. Allah'tan sahiplerim var, evde bakılan bir kediyim de önüme geliyor yemeklerim, et suyu ile yoğurt ile ve vitaminler ile besleniyorum. Peki ya her gün araba çarpan ve acı çeke çeke ölen kardeşlerime ne olacak? Lütfen dikkatli kullanın arabalarınızı, çoluk çocuğa vermeyin, sarhoş araba kullanmayın, sesimizi çıkaramıyoruz dava açamıyoruz diye bize çarpıp geçmeyin. Benim canım yanıyor, sahiplerimin canı yanıyor. Anlatamıyorum ki derdimi de! Birazcık vicdanınız varsa, bir kediye bir köpeğe çarptığınızda alın veterinere götürün. Üç beş lira cebinizden çıkacak diye korkmayın, hatta eğer çarpma anında fotoğraf çeker tutanak tutarsanız bizim veteriner masrafımızı arabanızın sigortası bile karşılıyor! Lütfen, canım çok yanıyor, derdimi paylaşamıyorum, sahiplerim çaresiz. Dikkatli sürün, çevrenizdekileri bilinçlendirin, bana çok dua edin sahiplerim bir çaresini bulsunlar, Siz de sağlığınıza şükredin!




Plaj Çantanda ne var?

Tüm kadınlar aynı olmadığı gibi, plaj çantaları da aynı değildir. Hepimiz farklı farklı olduğumuuza göre hepimizin farklı ilgileri var, peki bu durumda plaja götürdüklerimiz de farklı olmaz mı ?




1.    Tatil bahane, bakımlı olmak şahane diyen kadının çantası:
Bu kadın tatilde de güzelliğinden ödün vermez, zaten tatile de daha da güzelleşmeye, mümkün olduğunca güzel bir bronzluğa ulaşmaya gelmiştir ve bu yüzden güneş yağları eksik olmaz çantasından. Zaten ojesi bikinisi ile uyumludur, Saçı yıpranmasın diye bir adet saç bakım spreyi, doğal deniz kızı buklelerine ulaşmak için tuzlu-su saç spreyi, hatta belki de hazır güneşleniyorken saç renginin doğal bir güneş öpücüğü etkisi vermesi için saç rengi açıcı jeli vardır çantasında. Ayrıca takısı, gözlüğü, ve hatta bronzer allığı çantasında eksik değildir. Unutmayalım ki çoğu zaman moda dergisine de sahiptir kendileri.


2.       Yeter ki deniz, kum, güneş olsun çok eşyaya gerek yok diyen kadın:
İşte temel ihtiyaçları her zaman yanında olan, ne fazladan eşyası ne de eksik eşyası olan kadındır. Çantasına her şeyi sığdırır, ama aslında çok da eşyası yoktur.Genelde yanında bir adet kitabı, güneş kremi, gözlüğü, havlusu, ve plajda üstüne giymelik rahat bir elbisesi vardır. En ekstrem durumda bir şapkaya sahiptir, ama dediğim gibi, ekstrem durumlarda.




3.       Tatile değil, keşfetmeye geldim
İşte bu kadın yerinde duramaz, eevet tabii ki o da güneş kremini sürer sabah çıkarken ama 4 saate bir yenilemez çünkü zaten her anını dolu dolu yaşadığından aklına tekrar güneş kremi sürmek bile gelmez değil mi? Onun çantasında yüzme paleti, su gözlüğü hatta keşfettiklerini arkadaşları ile paylaşmak onlara göstermek için fotoğraf kamerası vardır. Her yerde harika selfie'ler çekindiğinden bu kadının instagram hesabını takip etmeniz onun keşfettiklerini sizin de keşfetmenizi sağlayacaktır. 





4.       Pamuk prensesgillerden olanlar
Pamuk prenses bembeyaz ten ile meşhurdu, ama eminim ki o asla güneş kremsiz dışarıya çıkmazdı, çünkü pamuk prenses gibi beyaz insanlara güneş’in daha büyük bir gıcıklığı var. Bilemiyorum neden, sanırım sevmiyor ya da hoşuna gidiyor beyazlara işkence etmek (ah annecim, bir esmer olarak ancak onun sayesinde anlıyorum sizin derdinizi) . İşte bir pamuk prenses kadar hassas olan bu beyaz insanların çantalarında milyonlarca farklı özelliğe sahip güneş kremi bulunur, büyük büyük şapkalar, omuzları kolları örten elbiseler, güneş sonrası yanık losyonları ve bepanthen. Ne bepanthen mi dedin diye sormayın, bilmeyenlere duyurulur bepanthen de güneş yanıklarına iyi geliyor. Bu beyaz kadınlar ,esmerler kadar özgürce güneşe çıkamadıklarından yanlarında okuyacak bir sürü şey vardır. Onlar için en iyisi yazın 4 – 5 ten sonra dışarıya çıkmaktır.



5.       Anadolu kadını plaj çantası
Anadolu kadını plaj çantası ne kadar komik bir isim de olsa, aslında o annemizin çantasıdır. İçinden asla bitmeyen krakerler, çerezler, kurabiyeler, meyveler ve hatta bazen bütün bütün karpuzlar, mutfak ürünleri, neredeyse çaydanlıklar çıkan bir plaj çantasına sahiptirler kendileri. Biz yüzerken adeta bir sahil güvenlik edasıyla radarlarını açar bizi takip eder, ne markası olduğunu bilmediğimiz güneş kremimizden sorumlu baş güneş kremi uzmanlarıdırlar ve gerçekten ne zaman acıkıp ne zaman susadığımızı bildiklerinden de her zaman bu çantaya da bu çantayı getiren kadına karşı da büyük bir saygı, sevgi ve minnet duyarız. Ayrıca her an bir bir yaralanma durumu için bepanthen krem, ve böcek ısırıklarına karşı ayrı bir merhemi vardır daima yanında. Büyüyünce hepimiz anadolu kadını plaj çantasına sahip olmak isteriz.

Peki sizin plaj çantanız nasıl ?





Tatile çıkmadan önce aklınızda olması gerekenler





Evet biliyorum çoğunuz çoktan akın etti deniz kenarına , sahillere çoktan mis gibi bronzlaştınız denizin, havuzların tadını çıkardınız değil mi? Yinede benim gibi henüz gitmeyenler için bir kaç önerim var . Sonunda haftaya ben de gidiyorum ve ne yapmalı diye düşünürken aklıma yine bir kaç şey geldi.

1.    Yapılacaklar listesi 

Her sene mutlaka bir şey unutuluyor (dil fırçası, güneş kremi, mayo bikini!). Bazen aceleye geliyor tatil hazırlığı ve  en önemli ihtiyaçlarımızı unutuyoruz. Unutmamak için en iyi yöntem önceden bir liste hazırlamak. Unutmayalım unutturmayalım.

2.       Nemlendirici
Gençler, deniz kum güneş falan çok güzel de, o kadar kurutuyoruz ki cildimizi, eğer cildiniz kuruysa başlayın bir hafta öncesinden bacaklarınıza kollarınıza sürekli nemlendirici bir şeyler sürün, saçınıza nemlendirici maskeler yapın ki bir anda nemsizlikten tatil sonrasında saçlarımızı kesmek cildimizi de iyileştirmeye çalışmakla uğraşmayalım. Tatil öncesi haftasında nemlendirmeye önem verdiğimiz gibi tatil sırasında da nemendirmeye devam ediyoruz cildimizi. En azından yatmadan önce genel bakımımızı yapalım, öyle tatildeyim diye salmakla olmaz.

3.       Pelling Yapmayın 
Şu tatile gitmeden bir hafta önce son defa yapın sonra bir hafta boyunca ve tatil boyunca peeling yapmayın. “Ama denizde cildimiz soyuluyor” demeyin sakın bana, bol bol nemlendirici krem bol bol güneş kremi cildimizi kurutmayacağından soymayacak da şekerler. Şimdi peeling yapıp cildimizi soyarsak cildimiz hassaslaşır ve güneş asla affetmez.Hele bir de yanlışlıkla güneş kremini falan unutursanız gelecekte lekelenmiş bir cilt sizi bekler.


4.       Güneş kremini sadece sabah değil, 4 saate bir sürün
Yine bir genelleme yapacağım ama çevremdeki çoğu kişide bunu görüyorum. Sadece sabah çıkmadan güneş kremi sürmeyin. Bu uygulamayı tekrarlamanız lazım çünkü sadece 3 – 4 saat etkisi oluyor, siz 3 – 4 saat’e bir güneş kreminizi yenilemezseniz 4 saat sonra güneş yine cildimize zarar vermeye başlayacak.

5.       Güneşlenme Saati 
Bunun üzerine çok yazmama gerek yok,  saat 11-16 güneşe çıkmayın çıkanlara engel olun. Akşam güneş batarken güneşlenmek yüzmek çok daha sağlıklı. Yüzmek için de erken saatleri tercih edin , deniz tertemizken oh.

6.       Yanınızda acil durum ürünleriniz olsun
Ne bunlar? Cımbız, epilasyon aleti ya da ağda bezi, eğer güneş yanığı olursanız rahatlatıcı jel, güneşli saatlerde dışarı çıkmanız gerekirse uzun kollu rahat bir kıyafet, güneş gözlüğü vs aklınıza gelecek her şey işte.

7.       Ufak bir tüyo 
Biten büyük kutusu olan bir şampuanınız varsa o kutuyu üstünden kesin ve plajdayken değerli eşyalarınızı ufak tefek bozuk paralarınızı hatta telefonlarınız sığıyorsa telefonlarınızı bile içine koyabilirsiniz. Ne olur ne olmaz güvenli olmada yarar var, eğer birisi çantanızı karıştırırsa şampuan kutusuna bakmak hemen aklına gelmez herhalde

8.       Ev’inizi unutmayın
Buzdolabını boşaltmayı, camları kapıları kilitleyip kapatmayı, acil durumlar için güvenilir birisine anahtar bırakmayı, evde değerli eşya varsa kaldırmayı unutmayın.

9. (Yazar tarafından tatil sırasında eklenen bir madde, ÖNEMLİ)Ey sevgili okurlar, başımıza gelen talihsiz olaya bakın. Kuşadasında denize kanalizasyon sızıntısı olmuş, sahil boyunca şerit çekmişler denize girmek yasak! Bence tatile gitmeden önce olası sızıntıları, sıkıntıları araştırın göz önüne alın :) Biz gelmeden bir dün önce olmuş şimdi ise otelin minicik havuzunda kendimize denizde yüzüyor imajı veriyoruz :) 


Kafanız rahat tatiliniz güzel olsun 


Sevgilerle, Aylin

Sandalet Sevenler Kulübü

Şu malum yaz aylarında sıcaktan evden çıkasımız gelmez değil mi? En azından benim çıkasım gelmiyor ama çıktığmda da mümkün olduğnca bol ve rahat kıyafetler giyerim. Yoksa buharlaşmadan eve geri dönmek imkansız! Peki siz de benim gibi sandalet sevenlerdenmisiniz? Eğer sık sık sandalet giyip, ama bunu genelde uzun bir kıyafetle tamamlıyorsanız o zaman bu görüntü de size farklı gelmeyecektir .



Mecbur olmadıkça dışarı çıkmadığımdan pek de etektir elbisedir giymiyorum, rahat bir pantolumu geçirip çıkıveriyorum ve tabii ki ayaklarımda sandalet. Birden bire fark ediyorum ki bacaklar beyaz ayaklar bronz kalmış . Hadi denize gidince o aşılır da, sandalet giyince ayakların çirkin durmasına ne demeli? En iyisi bu yaz en güzel ayakcıklara sahip olmak için temel olarak ne yapmamız gerektiğini konuşalım birazcık.





Ayaklarınızı sık sık yıkayın
Bence bunu söylememe bile gerek yok ama, madem sandalet giyoruz, o zaman bütün gün tozlar pislikler ayaklarımıza bulaşmıyor mu? O halde eve her girdiğimizde  ilk yaptığımız şey güzelce ayacıklarımızı yıkamak ve tozunu almak olmalıdır. Mis gibi temiz bir ayak fena bir başlangıç sayılmaz .




Peeling Yapın
Yazın çorap giymediğimizden, yalın ayak dolaşıp durduğumuzdan ayak derimiz sertleşir, kurur böyle kabuk kabuk olur. Özellikle topuk kısmı o çirkin görüntüye bürünür ve bizim amacımız güzel ayaklarsa bu görüntüden kurtulmamız gerekir. Hazır ayaklarımızı yıkamışken ılık su dolu bir leğende ayaklarımızı bekletelim ve ölü deri yumşayınca bir ayak peelingi yapalım. Hazır ayak peelingleri var Gratislerde Watsonslarda, kendiniz de yapabilirsiniz size yakında burada bir tarif vereceğim . Evde kolaylıkla uklaşabileceğiniz malzemeler de işe yarayacaktır. Ha bir de unutmadan ayak törpü taşları var onlar da güzel soyar ölü deriyi. Paranız varsa bir de bu Scholl velvet’in de ayak törpüsü var ama kullanmak nasip olmadığından bilemiyorum iyi mi kötü mü (onun fiyatı da 50-70 Tl arası)



Tırnak Bakımı
Evet o resimde bıçak gibi gözüken şey aslında törpü. Tırnaklarınızın bakımı da önemli. Onları törpüleyin, eğer kötüyse kenarındaki ölü derileri ayırın, yani imkanınız varsa doğrudan pedikür’e koşun. Ya da evde yapmalık pedikür setleri var onları da kullanabilirsiniz. Tırnakların görüntüsü güzel ayak için çok önemli.



Vazelin
Benim en sevdiğim yöntemlerden biridir, yazın biraz zor olsa da o poşetle uyumak, ayağınıza yatmadan önce bolca vazelin sürüp masaj yapıp üzerine poşet geçirmek yumşacık yapıyor ve sabaha bebek poposu gibi ayaklarla uyanıyorsunuz




Güneş Kremi
Tatlı ayaklarla harika bir sabaha uyandınız mı? Artık yapmanız gereken tek şey dilediğiniz renkte ojenizi sürmek, varsa ayak aksesuarlarınızla kombininizi tamamlamak ve en önemlisi çıkmadan ayaklarınıza da güneş kremi sürmek. Hem pantolon giyorsanız eğer farklı renk oluşmasın hem de oranın derisi de güneşin zararlı ışınlarına maaruz kalmasın diye.



Güzel ayaklı günler dilerim J

Çocuk neden başarısız olur ki?


Bu blogda sadece güzellik ile ilgili bilgiler paylaşmamaya karar verdim, istiyorum ki benim bildiğim, yeni öğrendiğim ve ilgimi çeken konuları sizinle paylaşayım.  Ben şu anda üniversitenin son sınıfına geçtim, bu yaz son yaz tatilim ve ardından 4. Yılıma gireceğim. Kpss sürecinde daha rahat olabilmek için kendi üniversitemden farklı bir üniversiteden yaz okuluna kayıt oldum ve aslında yaz okulu dolayısıyla pek yazamıyorum oysa her hafta bir yazı paylaşacağım ümidi vardı içimde. Ama artık böyle idare edin beni J Boş zamanlarımda benimle beraber yaz okuluna gelen sınıf arkadaşım zeynep ile çılgınlar gibi kpss için eğitim psikolojisi çalıştık hatta 1 haftada bir kitap bitirdik, ve gerçekten de verimli oldu bir kaç test çözerek iyice pekiştirebileceğimize eminim. Sonra derinlemesine konuları incelerken aslında bu zorunlu olarak çalıştığımız dersin ne kadar da hayatın içinden olduğunu fark ettik ve sürekli kendi yaşamlarımız geldi gözümüzün önüne.

Bizim Erikson diye bi psikoloğumuz var ve bu adamcağız oturmuş psikososyal bir gelişim kuramı hazırlamış bizlere,ayrıntısına inmeyeceğim tabi ben de uzmanı değilim ama,  bu adam aslında insanların hayat boyu çatışmalar yaşadığını ve bu çatışmaları başarı ile atlatanlarının kişiliğinin olumlu yönde geliştiğini sölüyor.  Yani karakterimizin oluşması daha bebeklikten başlıyor annemizin bize davranışı, ağladığımıza yanımızda olup olmaması bizim hayata karşı umutlu ve güvenli bir insan olup olmamamıza kadar etkiliyor. Yaşamımızın her döneminde bir çatışma yaşıyoruz ve bu çatışmalar bebeklikten yaşlılığa kadar devam ediyor.  Peki bu çatışmalar bizim okul başarımızı nasıl etkiliyor?

7-11 yaş aslında çocukların ileride başarılı olup olmayacağını belirleyen, planlı programlı çalışmayı öğrendiği, kendisine yönelik güzel duygular geliştirdiği dönemlerden biridir. Zaten bu döneme “başarıya karşı aşağılık duygusu çatışması”  demiş eriksoncuğum. Eğer bu dönemde çocuğa kendi potansiyelin ötesine görevler verilirse, başaramayacağı sorumluluklar yeklenirse ya da emek harcayarak yaptıkları ürünler (artık her neyse resim çizmiştir hikaye yazmıştır falan) takdie görnezse çocuk bir aşağılık duygusu içine girmeye başlayacaktır. “Zaten yaptıklarımı kimse beğenmiyor ben de yapmim madem.” Demeye başlar çocuk ve yavaş yavaş gerilemeye başlar. Bir önceki döneme geriler ve artık başarılı olamayacağına inanarak sadece oyun oynar ve hayal kurar. Aslında tam da bu nokta beni benden aldı. Bir anda geçmişte hafızamın derinliklerinde beni bekleyen bir anım çıkıverdi ortaya ve bu eriksonun ne kadar da haklı olduğunu gördüm.

Muhtemelen 2. Ya da 3. Sınıftaydım ve hatırlıyorum ki o gün bir etkinlik yapıyorduk, küçük beyaz kartonları kesip siyah fon kartonun üzerine yapıştırarak yapacağımız papatyaların taç yaprakları olacaktı onlar. Sonra da kendi takvimimizin mart ayı olacaktı o papatyalı siyah fon kartondan. Ben ilk bitirmek istemiştim ve bitirip gururla öğretmenime  gösterdim. O kadar gururlanmıştım ki ilk bitirdiğim için, hem de çok güzel olmuştu! Sonra verdim öğretmenime baktı bir kaç saniye, bana ne diyecek diye heyecanla bekledim. Peki öğretmen ne yaptı? Benim o kartonumu çevirip tüm sınıfa gösterdi ve >> Sırf hızlı bitirmek için Aylinikni kadar çirkin yapmayın bu çok kötü olmuş.<< dedi! O kadar şok oldum ki. Ve tüm sınıfın önünde. Herkes bana baktı ve ben de kendimi çok başarısız ve beceriksiz hissettim. Oysa çok seviyordum el işi ile uğraşmayı... Aslında öğretmenin orada göz önünde bulundurmadığı o kadar çok şey vardı ki , bir kere ben herkesten çok daha ufaktım, gelişimimi daha geç tamamlıyordum ve büyük ihtimal ile ince motor becerilerim, yani daha küçük kaslarım (parmaklarımdaki gibi) diğerleri kadar gelişmemişti – belki de o yüzden ona göre kötü kesmiştim papatyaların yapraklarını. Ama ne olursa olsun bir öğretmenin o şekilde davranmaması gerekirdi. Ve belki de o günden sonra yöneldim oyuna ve hayal dünyasına. Okuldan soğumuştum artık, öğretmenimin gözüne başarısızdım, beceriksizdim hatta tembeldim. O halde ben de bana yapıştırılan etiketi yaşamaya başlamıştım ve ilk okul döneminde çok başarısız bir öğrenci olarak geçirmiştim, beni tatmin eden tek şey oyun oynamak ve hayal kurmaktı...

Bilemiyorum size nasıl geldi bu hikayem. O ufacık olay beni nasıl etkilemişti. Ve ben sadece bir kişiyim, belki de her gün kaç öğretmen kaç bin çocuğu kendisini başarısız hissettirerek çocuğu hayatının sonuna kadar etkileyebilecek bir aşağılık duygusu yüklüyordur. Hatta sadece öğretmen değil, bunu aslında anne ve babalar da yapıyor.

Çocuklarınızı takdir edin, onalrı övün, onlara yapabileceklerinden zor görevler vermeyin. Bir insan bir şeyleri başarabiliyorsa, o zaman tüm insanların onu başarabilme potansiyeli vardır aslında. Ama her şey çocuklukta başlıyor. Her ne kadar öğretmenim başarısız olduğuma inandırmış olsa da bana, annem ve daha sonraki öğretmenlerim benim aslında “başarılı ve takdir edilesi, değerli” birisi olduğuma inandırıdı beni. Ve artık öğretmen olmama 1 yıl kaldı...

Umuyorum ki eğitimciler daha bilinçli, ebeveynler daha araştırmacı olur...  Siz siz olun, araştırın ve çoluğunuza çocuğunuza nasıl davrandığınıza dikkat edin. 

Ebelin Makyaj Süngeri




Fondöteni fırçayla bir türlü eşit dağıtmıyordum. O yüzden elimle yüzüme sürüyorum (ki yüzüme dokunmaktan hiç hoşlanmıyorum aslında) sonra geçen sene hayatımıza giren ve çoğumuzun fondöten rutinini doğal bir bitirişle sağlayan makyaj süngerleri çıktı . Yaşasın makyaj süngerleri! Her ne kadar henüz bir “beauty blender”ı deneyimleme fırsatım olmasa da, geçen almanya seyahatinden annemin getirdiği ebelin make up ei dan bahsedebilirim size. Çoğu sayfada beauty blender’ın dub’u olarak gösterilen bu makyaj süngerini ben de çok beğendim.



Fiyatı 2.45 € olan bu sünger hakkında yorumlarımı belirtmek istiyorum, resimde gördüğünüz gibi ıslak hali ve kuru hali arasında o kadar büyük fark var ki, ve ben makyaj süngerlerin geniş olanı kullanmayı daha çok sevdiğimden bu özelliğini beğendim ( her ne kadar garip bir şekilde benimkisi tekrardan o kabına sığacak kadar küçülemediyse de ) . Bu sünger suyu çok güzel çekiyor ve haliyle  güzel şişip büyüdüğü için kullanım sonrasında yıkaması da daha kolay oluyor, fazla küçük ve sıkı süngerlerin yıkaması sıkıntı olduğundan hijenik bulmuyorum pek.  Sünger elastik bir yapıya sahip yani sıktırdığımızda hemen kendi şeklini geri alıyor ve bazı diğer süngerlere göre hemen delinmiyor ya da şekli bozulmyor.



Geniş tarafı ile fondötenimizi tampon hareketlerle yüzümüze dağıtıyoruz, diğer taraftaki sivri ucu ile de daha ince yerlerimize kapatıcımızı ya da fondötenimizi uyguluyoruz ( örneğin göz çevresi, burun kenarı gibi) . Uygulaması çok doğal geldi bana, yani biraz daha sıvı fondötenleri azıcık çekiyor olsa da, daha kremsi fondöteni fazlaçekmiyor, yani bazı fırçalardaki gibi gereksiz fazla yere kullanmak zorunda kalmıyorsunuz bence.






Bu süngerde en sevdiğim özelliği gerçekten doğal duruşu, o kadar güzel yedirebiliyorsunuz ki cildinize, hem de fondöten fırçasında arada kalan o fırça izleri kalmıyor. Eğer fondöteninizi fırçayla uygulamayı daha çok seviyorsanız, ve fazla kullandığınızı ya da eşit dağıtamadığınızı düşünüyorsanız da bu süngeri “bitiş uygulaması” için kullanabilir ve yüzünüze uyguladıklarınızı eşit şekilde dağıtabilirsiniz.

Yani bu tatlı pempiş süngeri ben pek bi sevdim, bakalım uzun vadede de menun kalacakmıyım yoksa daha çok hoşuma giden bir şeyler bulurmuyum.
Siz kullandınız mı sizin yorumlarınızı da alayım J