kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Alex Lewisin Sıra Dışı Hayatı

Tam da şu sıralar hayatım istediğim gibi gitmiyor diye dert yanıyordum herkese. Üniversiteden mezun olalı daha 5 ay olmuştu, kpssye girmek, atanmaya çalışmak, iş aramak beni (kendimce) çok yıpratmıştı. Yüksek lisansa başlamıştım ve alanım beni zorluyordum. Ne yüksek lisanstan istediğim verimi alabiliyordum ne de tamamen kendimi çalıştığım işe veriyordum. Hava her zaman soğuk, bulutlar her zaman gri gibiydi.Hiç arkadaşımın olmadığı bir şehirde yapayalnız hissediyordum ve bir türlü alışamamıştım düzene. Eski rahat öğrenci yaşantımı özlüyordum, devletin güzel bir okuluna atanan arkadaşlarımın profillerini stalklayıp onların mutluluğuna gıpta ediyordum. Hatta tam da bu gün kendime depresif meyillerime dair teşhis koymuştum. Kısacası memnuniyetsizliğin nirvanasını yaşıyordum şu sıralar.



Okuldan çıkıp odama çekildiğime hepimizin yaptığı gibi facebook'u açıp değişik videoları izledim. derken şu belgesel fragmanına denk geldim:



İki yıl öncesine gayet sıradan bir hayatını olan Lewis ailesi, bir gece Alex'in soğuk algınlığına yakalandığını sanmasıyla hastaneye yatırılması ve aslında o sırada toksin şok sendromu yaşıyor olması ( yani bir tür bakterinin vücüda yayılması) sonucunda kolarını, bacaklarını ve yüzününün yarısını kaybetmiştir. Rorahatsızlığın ilk günlerinde doktorlar tarafından sadece %3 lük bir yaşama şansı verilmiştir. Fakat her şeye rağmen hayatta kalmaya başaran Alex'in bundan sonraki hayatı öncekinden oldukça farklı olmaya başlamıştır.


Bu belgeselde en üzüldüğüm bölümlerden biri, Alexin oğlunun, babasının kendisini öpmesine izin vermemesiydi. Sadece sarılmaya izni vardı babasının. "Only hugs, no kisses" diyordu oğlu . Bu benim içimi param parça etti.

Elimizi saçımızda gezdirmemiz, giyinebilmemiz bile bir nimet. Kendime o kadar kızıyorum ki, şu memnuniyetsizliğimize, sahip olduklarımıza değil de, sahip olmadıklarımıza odaklanmamıza kızıyorum. Şu anda parmaklarım klavyenin üzerindeki tuşlara basıyor. onları hissedebiliyorum. bu bile şükür sevinci.

Kendinize gelin ve sorgulayın, şükredin. "The Extraordinary Case of Alex Lewis" i mutlaka izlemelisiniz.  İzleyin ve ilham alın.

Bu arada yazımı bitirmeden önce şunu da belirtmek istiyorum, hangisinin beni daha çok etkilediğine karar veremiyorum resmen, Alex'in çabaları mı, yoksa karısının fedakarlığı mı? Belgeseli izleyeniniz varsa yorumlarınızı bekliyorum.



Webtoon nedir?


Webtoon nedir?
Çizgi romanlar türkiyede henüz fazla yaygın değiller.Haliyle Mangalar bile pek bilinmiyorken WEBTOON denen online çizgi romanlar da pek bilinmiyor. Webtoonlar özellikle Kore gibi asya ülkelerinde çok yaygın ve itiraf etmem gerekirse ben de "W" adlı bir kore dizisini izledikten sonra Webtoonlara merak saldım.

Webtoonların Manga veya çizgi romanlardan farkı telefondan, tabletten pcden okunabiliyor olması. Kağıt ve mürekkep sıkıntısı olmadığından çoğu webtoon ücretsiz ve Mangaların aksine renkli ( Renkli okumayı daha çok seviyorum çocukluğumdan beri ) Ayrıca Webtoon çizerleri isterlerse arka fona okuduğunuz bölüme uygun fon müziği ekliyor. Tüm bu özellikler birleşince bir de webtoonu çizen kişinin duyguları yansıtacak çizimler ve hikayeler ürettiğini görürsekWebtoonlar tadından yenmiyor.

Ben telefonuma "Line Webtoon" u indirdim. Birbirinden yetenekli karikatürist(mi desem ressam mı desem)in Eserlerini yayınlıyorlar. Haliyle Resim ve Karikatür ile ilgilenenler için farklı kişilerin farklı çizim tekniklerini görmek çizim ve karikatür cennetine düşmek anlamına geliyor. Webtoonları okudukca içimde bir çizme isteği uyanıyor desem yeri.

Benim okudğun Webtoonlar ingilizce, Ama Line Webtoon Uygulaması hayranlar tarafından ingilizceden Türkçeye çevrilmiş Webtoonlar sunuyor. Yani korkmayın Webtoon hazzını yaşamak için illa ki ingizce bilmenize gerek yok.

Not: Ben telefonumda uygulamasını kullanıyorum ama internet sayfası da varmış. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bu Yazımda size kısaca Webtoon'un ne olduğundan bahsettim. Umarım Webtoon Nedir hakkında bir sorununuz kalmamıştır. Webtoon hakkında görüşlerinizi ve sorularınızı yoruma bırakabilirsinz.

Lucia Puenzo – Balık Çocuk – Kitap Yorumu

Lucia Puenzo – Balık Çocuk – Kitap Yorumu

İki genç kızın aşkını bir köpeğin gözünden anlatan eğlenceli tatlı bir çocuk kitabı sandığım bu kitap aslında anlamak için yoğunlaşıp okunması gereken, ve açıkcası içerisindeki bazı cinselliğe değinen bölümlerinden dolayı, dış görünüşüne aldanıp  çocuklarınıza almamanız gereken bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Eğer alışmış olduğumuz sıradan aşk kitaplarını aşıp farklı bir kitap tecrübesi edinmek istiyorsanız okunabilir bir kitap. Ama şunu belirtmem lazım ki bu kitabı okuyacaksanız kendinizi, ön yargılarınızı, hatta bazen kalıplaşmış , toplumumuzun bize aşıladığı bazı kültürel değerleri bir kenara atıp okumalısınız. Çünkü insan kendi dünyasının penceresinden okuduğunda itici gelebilir. Ama eğer bambaşka bir dünyanın, bambaşka bir sosyal sınıf çatışmasını merak ediyorsanız, biraz da kurguya ilgi duyuyorsanız, azıcık da polisiye olsun istiyorsanız. Okumanızı tavsiye edebileceğim bir kitap.
Ama, aması var işte. Sanırım benim tarzım değil. Yani kapağını kapattığımda vay be! Demedim. Sadece şaşırdım ilginç buldum. Değişik, belki de kendimden bir şey bulamadığımdan. Ya da ön yargılı bir insanmıyım ne? Bir de anlayamadığım şeyler vardı, karmaşık da değil dili ama insanı yinede bazen ikinci kez okutturan bir uslup. Belki de masumane “küçük prens” tarzı çocuk kitabı olup yetişkinlere hitap eden tarz  beklentisiyle okuduğumdan tam tad alamadım. Bir de filmi, yani hiç bilmeyen biri filmi izlediğinde pek de bir şey anlamaz bence. Tuhaf, sonu biraz heyecanlı onun dışında çok monoton bir havası vardı okurken de izlerken de.

Yinede dediğim gibi, değişik bir tad arıyorsanız okuyabilirsiniz J
Kitap hakkında (kitabı okumak isteyenler bundan sonrasını okumasın bence spoiler içerir )
Lala üst tabakadan bir ailenin kızıdır, Babası ünlü bir yazar, tanındık bi insan, erkek kardeşi Pep uyuşturucu bağımlısı bir çocuk ve Annesi Sasha da dünyayı dolaşan, ama aslında sevgilisi olan tiki bir kadındır. Guayi ise, Lala’nın ailesinin evinde hizmetciolan Paraguaylı bir kızdır. Alımlı ve erkeklerin dikkatini çeken birisi, zamanla Lala ile yakınlaşıp aşık oluyorlar. Ve Lalanın evindeki pahalı tabloları ve mobilyaları satıp , Guayinin memleketinde göl kenarında bir ev yaptırmak için para biriktiriyorlar. Lala’nın babası, Guayi’ye aileden biriymiş gibi hissettirip ona şarkılar söyletiyor ve güzelleştiğine dair iltifatlar ediyor. Bir gün Lala okuldan döndüğünde bir şeylerin iyi gitmediğini hissediyor ve daha sonra babasının Guayi’ e cinsel istismarlara maaruz bıraktığını fark ediyor. Kafası atıp babasının sütüne ilaç atıyor öldürmek için. Sonra Paraguay’a kaçıyor. Ama o sırada polisler Guayi’yi cinayetle suçlayıp hapse tıkıyorlar. Lala da paraguayda takılıp Guayi ile hayalini kurdukları göl evini yaptırmaya başlıyor derken guayi için memlekete geri dönmesi gerektiğini anlıyor .
Ve birkaç sayfa sonra romanın havası birden değişiyor. Polisiyeyimsi bir tarza bürünüyor. Lala saçını kazıttıktan sonra birdenbire kendinizi bir kurtarma operasyonunda buluyorsunuz. Meğerse hapishaneden birkaç kız çıkarıp fuhuş yaptırıyorlarmış ve sonra bu kızları geri götürüyorlarmış. Bunu öğrenen lala, guayinin de o kızların arasında olduğunu öğrenip ona kurtarma operasyonu düzenlemeye  kalkıyor. Bir kaç silahlı çatışma, köpekler havada uçuşuyor falan. Sonra bunlar kitabın sonunda otobüste yorgun yıpranmış ve yaralı kaçıyor. Araç sınıra yaklaşıyor ve mutlu son.
Hani var ya savaş filmlerinde çılgınlar gibi savaşıyorlar ama sonra savaş bitiyor, güneş doğuyor sağ kalanlar yorgun yıpranmış ve içleri çökmüş bir şekilde bakıyorlar , ama sonra hala umutları var ve her şey bitmiş oluyor. İşte sanırım öyle bir sahneydi.

Gelelim kitabın ismine, paraguayda gölde yaşayan bir çocuğun efsanesinden geliyor... Ama bizim kızlarla ne ilgisi mi var? Onu da siz okuyun J



Not: Ben öyle profesyonel kitap eleştirmeni falan değilim, yani sadece kendi fikrimi paylaşmak istiyorum eğer bu kitabı merak eden varsa diye . Belirtmek istedim sadece.